2018 yılına çook hızlı başladım. Şubat ayında bir Dubai tatilim oldu, hemen arkasından Lizbon‘a gittim. Bir kaç hafta önce Venedik‘te gondol sefasındaydım:)
Eee peki neden gidip gördüklerini, deneyimlediklerini yazmıyorsun, bir tembellik yapıyorsun,

diye sorarlar adama !

Çok ta haklılar:)
Haydi o zaman yaşanılanları yazma zamanı…

Dubai seyahatim çocukların şubat tatilinde ailecek gittiğimiz ve neredeyse otelden hiç çıkmadığımız bir tatil olduğundan pek te yazacak bir durum da yok aslında.  Four Seasons Resort de kaldık, Jumerih’da bulunan otelin konumu, denizi, dekorasyonu her bir şeyleri gerçekten çok güzeldi.
Bir kaç akşam Dubai Mall‘ da dolanmaya ve Burj Khalifa‘ da ki su/ışık gösterisini izlemeye gittik hepsi bu:) Ben kış aylarında deniz tatili yapmayı çok seviyorum. Şubat ayında Dubai’de hava sıcaklığı 23-25 derecelerde oluyor.
Yani Dubai ile ilgili sizlere aktarabileceğim çok özel bir durum yok. Tek uyarım yeme içmenin gerçekten pahalı olduğu ile ilgili olabilir…!
Neyse biz asıl gelelim;

LİZBON’A

Portekiz‘in başkenti ve en büyük şehri olan Lizbon’a gitmeyi hep istemiş hep de ertelemiştim. Ama kısmet işte bugüneymiş; çok eski, sevdiğim arkadaşlarım bu yaz sonu ailecek Lizbon’a yerleşerek orada yaşamaya başladılar, tamam dedim bu bir işaret artık Lizbon’a gitme vaktim geldi demek:)
Aylar öncesinden çok uygun fiyata THY den uçak biletimi aldım. Aslında gitmeme nedenlerimden biriside Lizbon uçak bileti fiyatlarının hep diğer Avrupa ülkelerine göre yüksek oluşuydu, nasılsa bir promosyon yakaladım. Dedim ya artık Lizbon’a gitmem için işaretler vardı:)
Genelde ilk defa gideceğim şehirleri araştırır, yazılarını okur, gezilecek yerlerin listesini çıkartırım. Ama arkadaşım orada yaşıyor nasılsa diye bunların hiçbirisini bu seferlik yapmadan bindim uçağa..
Şansıma Lizbon’a yaz gelmişti hava nasıl güzel nasıl sıcaktı. Bir kere ilk defa gittiğiniz bir yerde hava güzelse 1-0 önde başlıyorsunuz şehirle aranızda ki ilişkiye:)
Lizbon’da koskoca 4 günüm olmasına rağmen her yerini tam istediğim gibi gezip göremedim, küçük bir şehir ama iyi plan yapmak gerekiyor. Çünkü hem şehrin içinde, hem sahillerinde hem de Sintra bölgesinde görülecek yerler çok tabii bir de Avrupanın en batı noktası Cabo da Roca Burnu var gidilmesi gerekenlerin arasında.
İlk gün Lizbon’un harika sahil kasabası olan Cascais‘a gittik. Cascais ‘da sahil boyunca birçok plaj bulunuyor. Deli dalgalar da sörf yapan insanları izlemek çok keyifliydi. Atlas Okyanusu kıyılarından denize girmek ve buz gibi suda dalgalarla boğuşmak nasıl bir zevktir!  Eminim yaz günlerinde de bu kıyılar denize girenler sörf yapanlarla dolup süper oluyordur.
 
Arkadaşım beni “Bar do Guıncho” plajına götürdü. Kumsalında yürüyüş yaptıktan ve dalgaları izledikten sonra, tepede okyanusa karşı bacaklarımızı uzatıp, hafif yüzümüzü ısıtan güneşe doğru bir Portekiz birası olan Super Bock‘ larımızı yudumladık.
 
Sahil dönüşünde, tam deniz kenarında salaş ama çok lezzetliMonte Mar diye bir balıkçıda yemeğimizi yedik. Lizbon diğer Avrupa ülkelerine göre yeme içme konusunda uygun fiyatlı bir yer. Yani her ne kadar euro almış başını gitmiş olsa da burada fiyatlar konusunda çok endişe etmenize gerek yok:) Belki de Dubai sonrası Lizbon tatili yapan birisi olarak bana da öyle gelmiş olabilir:)
Şık bir restoranda ortalama 15-20 euro’ya biftek, ahtapot ya da balık yiyebiliyorsunuz. Tabii ki daha kısıtlı bütçeyle gidebileceğiniz  daha uygun bir çok yer alternatifi de var. Biz koca 2 porsiyon balık, salata, ve 2 kadeh şarap için sadece 65 euro hesap ödedik. Üstelik tam denizin üzerinde manzaralı bir yerde. Daha ne olsun!

Sahiline kadar gitmişken Cascais’in merkezinde de mutlaka gezin. Renkli evlerine, ara sokaklarına bayılacaksınız. Mart ayı olmasına rağmen denize giren, sahilde güneşlenen insanları görmek harika:)

İkinci günümü tek başıma yürüyerek, kaybola kaybola Lizbon’un merkezini gezinerek geçirmek istedim.

Ve tam da öyle yaptım:)

Merkezde gezilmesi gereken en önemli bölgeleri; Baixa – Chiado, Barrio Alto ve Alfama.
Alfama District
Lizbon şehrinin en eski tarihi bölgesini içeren mahalle Alfama District, 12 yüzyıldan kalan sokakları, renkli fayans kaplı evleriyle son derece şirin ve hoş görsele sahip bölge. Hatta balkonlardan sallanan çamaşırlı evlerin görüntüsü bile bana güzel ve değişik geldi.
Şehrin en popüler caddesi Augusto Caddesi , özelikle sokakta yürüyüş yapmak mağaza ve cafeleri gezmek isterseniz tam da böyle bir cadde burası. Bölgede asansör görevini gören ve şehrin tepeden manzarasını görebileceğiniz Castelo de S. Jorge bulunuyor. Tüm şehri tepeden izlemek, hatta gün batımını yakalamak isterseniz St. Justa Asansörüne çıkmanız yeterli.  Ancak ben iki sefer denediysemde o kuyruğu görüp ikisinde de vazgeçtim:( Önünde ciddi uzun kuyruk olduğundan erken saatleri seçmenizi tavsiye ederim.

Lizbon tıpkı İstanbul gibi yedi tepe üzerine kurulmuş bir şehir. Yani dimdik yokuşlara hazırlıklı olun. Bu dik yokuşlardan aşağıya baktığınızda çok güzel manzaralar görebilirsiniz.

Lizbon’da ilgimi çeken başka bir şey ise seramik kullanımı. Gerek abartılı desenler, gerek modern tasarımlar duvarlarda, evlerin kenarında hatta yollarda bile kullanılmış.

Ayrıca Alfama, Lizbon’un en eski sokaklarının, evlerinin bulunduğu ve Fadonun doğduğu bölge.  En güzel Portekiz restoranları ve Fado mekanları burada. Maalesef ben bir Fado gecesine gidemedim ama siz mutlaka gidin ben gitmediğime çok pişmanım:(

Kentin bir bölümünü de nostaljik tramvaylar veya fünikülerle gezebilirsiniz. Ben sarı tramvayların şirinliğine bayıldım.

 

Rossio’dan, Rua Augusta’ya nehir kenarına doğru inebilirsiniz. Bu cadde, birbirine paralel sekiz caddenin tam ortasında yer alıyor. Bölge tamamen düzlük ve alışveriş imkanları ile dolu. Eğer sardalya seviyorsanız burada ki  “The Fantastic World Of Portuguese Sardines” mağazasına mutlaka uğramalısınız. Gerçi sevmiyorsanız da bu mağazaya mutlaka girin aşırı renkli ve orjinal.

Caddenin sonundaki Arco da Rua Augusta, yani devasa bir tak bulunuyor. Praça Comercio, Lizbon’un en önemli meydanlarından birisi. Denize açılan bu meydanı ve tak manzarasını çok sevdim. Hatta bu tak dan denize doğru yürürken boğaz köprüsüne doğru ilerlediğimi sandım… Gerçekten Lizbon İstanbul’a benzeyen bir şehir.

25 Nisan Köprüsü, Tejo Nehri’nin üzerine kurulan bir asma köprü. San Francisco’da bulunan Golden Gate Köprüsünün mühendisleri tarafından inşa edilmiştir. Golden Gate köprüsünüde gören birisi olarak ilk görüşte benzerliklerini farkettiğimi söyleyebilirim.
Köprüye karşı sahilde oturmuş bir çok turist bulunuyor, ellerinde biraları, kimleri şarkı söylüyor kimileri güneşleniyor… Ben de onlar gibi karşısına oturup köprüye uzaktan bakınmakla yetindim ama siz sakın böyle yapmayın atlayıp köprünün altına LX Factory bölgesine gidin. Gerçekten vaktim kalmadığı / vaktimi doğru kullanamadığım belki de önceden araştıramadığım için ben Lizbon’da görülmesi gereken veya yapılması gerekenleri tam olarak yapamadım:(  Bir daha gider miyim bilemiyorum ama gidersem kesin bu bölgeye gider saatlerce takılabilirim:) Burası için Lizbon’un en hipster mekanı olduğu söyleniyor. Eski bir fabrikanın bir hipster cennetine dönüştürülmesi ile oluşmuş olan LX Factory’de bir çok bar, cafe, restoran bulmanız mümkün.

 

Bir başka gezmeniz gereken bölge kesinlikle Belem, ve tabii Belem tatlısı:) Belem tatlısı baya kıtalar arası nam salmış bir lezzet “Pastel de Nata” Bence abartıldığı kadar var dışı çıtır hamur, içi muhallebi, üstü bol tarçın ya da pudra şekeri dökülerek yenen sıcacık bir lezzet..

Ben bayıldım bak şimdi yazarken bile canım nasıl çekti:(  Tatlının tanesi 1.05 euro civarında. Ben bir oturuşta 4-5 tane yiyebilirim… Belem’de ve Lizbon’da bunu yapan bir sürü yer var ben 2-3 farklı yerde yedim ama esas çıktığı yer Pasteis de Belem  diye çok eski bir pastane. Mekanın önünde sürekli sıra bekleyen insanlar, vitrininde turtalar, vişne likörleri, Portekizlilerin deyimiyle Ginjinha ve çeşit çeşit tatlı hamur ürünleri bulunuyor. Yani kesin gidilmesi gereken mekanların başında yer alıyor da diyebilirim.

Torre Belem – Belem Kulesi’ de görebileceğiniz önemli yerlerden birisi. Tam gün batımında giderseniz harika bir manzarası var.

Lizbon’da gece hayatının aktığı yer Barrio Alto. Siz de gece hayatını seviyorsanız eğer, muhakkak bir gecenizi Barrio Alto’da geçirin derim. Beni arkadaşım ” Pensao Amor”  diye değişik bir mekana götürdü. Eskiden genel ev olan mekan gece külübü olmuş ancak bir çok odasına ve detaylarına dokunmadıklarından farklı bir dekorasyonu var.  Gecenin ilerleyen saatlerinde ve bazı günlerinde canlı de müzikte oluyormuş.

Gene değişik bir bar içinde  “Red Frog Speakeasy Bar Lisbon”u önerebilirim. Apartman dairesi gibi zile basıp giriyorsunuz mekana, ev ortamı gibi buna benzer bir mekana Barcelona’da da gitmiştim sanki komşunuza içki içmeye çıkmışsınız gibi güzel bir his:)

Şık bir akşam yemeği içinde JNcQUOI a gitmenizi öneririm. Ortamına ve tam ortada duran barına  bayıldım. Bir içki içip çıktığımdan yemekleri hakkında pek yorum yazamayacağım ama harika gözüküyorlardı. Bir de tabii ki rezervasyon 3-5 gün öncesinden şart:)

Lizbon’da içkiler de ucuz. 4- 5 euro’ya kokteyl, mojito veya Portekiz’in milli birası Super Bock bulabilirsiniz.

Bu kadar restoran bar dedim Lizbon’da hiç deniz ürünlerinden bahsetmedim. Olacak iş değil gerçekten:) Lizbon tabii ki deniz ürünleri mutfağı konusunda çok başarılı, özellikle kabuklu deniz ürünleri seviyorsanız cennete düştünüz diyebilirim. En en meşhur restoranları Cervejaria Ramiro 

Her masada herkesin önünde kocaman bir lobster nasıl yediklerini görmeniz lazım:) Benimde hayatımda yediğim en lezzetli kum midyesi ve sarımsak soslu kalamar buradaydı diyebilirim. Öğlen saati gitmeme rağmen oturacak yer için kapısında 15 dakika bekledim bunu da not olarak alabilirsiniz:)

Ama asıl Lizbon’a gitme nedenim Sintra!

Lizbon’a gitmeyi en çok isteme nedenlerimden biriside aslında Sintra‘ya gitmekti. Sintra’da da sadece tüm fotolarda aklımda kalan tek bir kare vardı, o da her google aramasında karşıma çıkan rengarenk bir kalenin fotoğrafı! İşte gitmek istediğim sanki pastel boya ile boyanmış kale Lizbon’un Sintra kentinde bulunan meşhur The Palace of Pena’ydı.
Rossio da bulunan tren istasyonundan çok kolay Sintra’ya gidebilirsiniz. Her yarım saatte bir gibi tren kalkıyor. Yaklaşık 35-40 dakika kadar sürüyor. Ben sabah erkenden Rossio Square gidip istasyondan biletimi alıp bindim. Ancak inince büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımı yazmak isterim çünkü ben sandım ki trenden inince Sintra’da görmek istediğim tüm yapılara yürüyerek veya taksi ile gidebilirim. Ama maalesef öyle kolay değil o iş:) Taksi yok zaten sadece tuk tuk bulabilirsiniz ancak onlarda sizi en tepeye saraya veya kuleye çıkartması 40-45 dakika hemde 50 euro. Uzunca bir sıra gördüğünüzde anlıyorsunuz ki bu işi yapan bir acenta var ve otobüsle sizi istediğiniz yere götürüp dönüşte durağından geri getiriyor. Bu otobüsle tepeye çıktım ama ölüyorum sandım yollar nasıl daracık o koca otobüs ha döndü ha dönecek derken bin dualarla sarayın önünde attım kendimi:) Dönerken aşağıya iniş olduğundan bindim güzelce tuk tuk’u ma öyle tren istasyona geldim. Zaten sırf bu operasyon 2-3 saat tren in bu otobüsü bekle çık gerçekten çok zaman gerekiyor Sintra’da full yerlerini gezmek için. Buna göre hazırlıklı gidin:)
The Palace of Pena, Sintra’nın en turistik ve mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri. Çünkü burası nadir görülen masalsı bir mimari örneğine ve büyüleyici bir atmosfere sahip. The Palace of Pena’nın hikayesi 12. yüzyıldan başlıyor. Bu bölgede 12. yüzyılda bir Pena Kraliçesi’ne ithafen yapılmış olan bir şapel bulunuyor. 1755 yılındaki büyük depremde tüm şehirle birlikte burası da çok büyük zarar görüyor. 1838 yılında ise, o zamanki Portekiz kralı Don Fernando II, bu şapelden çok etkileniyor ve kraliçeyle birlikte yaşamak için buraya bir saray inşa etmeye karar veriyor. 18. yüzyıl romantizm akımından etkilenen Fernando, şapelin bulunduğu alandan başlayarak yeni sarayı inşa edip, burayı büyüleyici pastel renklerin donattığı bir masal diyarı haline getiriyor. Kraliçe Dona Maria II ile birlikte 1819-53 yılları arasında burada yaşıyorlar. Kraliçe 34 yaşında hayatını kaybettiğinde, sarayın davetler ve sosyalleşme alanı olarak kullanılacak kısmının inşaatı devam ediyor. Dona Maria’nın erken ölümü kralı çok üzse de, sarayın inşaatını tamamlıyor ve hayatının sonuna dek burada yaşıyor. Bana hikayeside acıklı geldi. Sarayda bir rengin üstüne oturup o günleri düşündüm. Zaten az vaktim olduğundan ve bu sarayda ruhumu kaybettiğimden Sintrada ki diğer yerleri gezemedim.

Sintra’da bulunan her mimarinin önünde uzun bilet kuyrukları bulunuyor. The Palace of Pena’nın bahçeside çok büyük ve güzel ama yürümek istemezseniz önüne kadar çıkan bir araç bulunuyor bununda biletini alırsanız bu minik araçlarla saraya çıkabilirsiniz.

Sintra’da gidebileceğiniz büyüleyici atmosfere sahip diğer yerler ise; Quinta da Regaleira, Moorish Castle vaktiniz kalırsa ve ilginize çekerse Palácio Nacional (Milli Saray),  Museu do Brinquedo (Oyuncak Müzesi) ve Sintra Museu de Arte Moderna (Modern Sanatlar Müzesi) de görülebilecek yerler arasında.

Sintra çok yamaçlı ve full yeşillikli bir yer. Bu yerlerin hepsi çok büyük ve güzel bahçeye, enteresan bitkilere ve büyüleyici bir atmosfere sahip. Zaten Portekiz’in tüm tarihi yapılarında bu ortak noktayı görebiliyorsunuz. Hepsinin bahçesine, yapının kendisi kadar hatta belki daha da fazla özen gösterilmiş.
Sintra üzerinden gidebileceğiniz bir diğer önemli yer ise Cabo do Roca. Burası Avrupa kıtasının en batı ucu. Burada hiçbir yerleşim yokmuş, yalnızca bir deniz feneri ve kayalıklar bulunuyormuş.
Yani sadece  “Avrupa’nın en ucuna gittim ” demek için gidebileceğiniz bir yer. Ben gitmedim çünkü Sintra’dan kalkan otobüsle Cabo do Roca’ye gitmek neredeyse 1 saatlik yol.
Son olarak size LİZBON’dan yapmadan dönmeyin listesi;
Hıı ama benim yapmadan döndüklerimi dikkate almayı unutmayın:)

 Yapmadan Dönmeyin:

  •  Bir Portekiz klasiği olan ginjinha yani vişne likörünün tadına bakın.

 

  •  “Pastel de Bacalhau” yiyin. İçi peynirli, dışı balıklı otlu bir hamur karışımdan yapılan sıcak bir lezzet. Bira eşliğinde yemenizi tavsiye ederim. Ben pek sevmedim ama sadece Lizbon’da yiyebileceğiniz bir lezzet.

 

  • Pasteis de Belem ‘de Pastel de Nata mutlaka yiyin.

 

  • Cervejaria Ramiro da sıra bekleyin ve hayatınızın lobster’ını yiyin.

 

  • Bir Portekiz birası olan Super Bock deneyin.

 

  • Madonna ile karşılaşma ihtimalinizin en yüksek olduğu yere yani Cascais sahillerine gidin. Ben denk gelemedim ama belki siz Madonna’yı ata binerken görebilirsiniz:)

 

 

Venedik yazımda görüşmek üzere:)